Vahiy Nasıl İnmiştir

Vahiy Nasıl İnmiştir

Peygamber Efendimizin (asm) Allah Teala ile konuşması ve Allah Teala’dan gelen emirler vahiy ile olmuştur. Vahiy de Arapça olarak Peygamberimize (asm) gelmekteydi. Vahyin gelişi değişik şekillerde olmuştur.

Vahyin Geliş Şekilleri

Vahyin geliş şekilleri hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de açık bilgiler yoktur. Vahyin geliş şekilleriyle ilgili bilgileri Muhammed (s.a.s)’in hadislerinden ve sahabelerin şehadetlerinden öğreniyoruz. Vahyin geliş şekilleriyle ilgili şöyle bir sıralama yapılabilir:

1. Vahyin ilk şekli Rasûlûllah (s.a.s)’in uykuda iken gördüğü sadık rüyalardır. Bu rüyalarda “sadık rüya” (Rüya-yı Sadıka)* adı da verilmektedir. Peygamber (s.a.s)’in gördüğü bu rüyalar daha sonraları kendisine zahir olurdu. Hz. Aişe, “Peygamber, hiç bir rüya görmezdi ki, sabah aydınlığı gibi apaçık zuhur etmesin” (Buhari, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İman 252) diyerek bu rüyalara ışık tutmaktadır.

2. Rasûlüllah (s.a.s)’in uyanık halde iken vahiy meleğinin onun gönlüne vahyi ilka etmesidir. Vahyin bu şekli şu hadis-i şerifte bildirilmektedir:

“Ruhu’l-Kudüs kalbime, ‘Hiç bir nefis rızkını tüketmeden ölmeyecektir.’ diye üfledi. O halde Allah’tan korkun ve rızkınızı meşru yoldan arayınız.” (Münziri, et-Tergib ve’t-terhib, 4/12)

Ruhu’l-Kudüs, Cebrail’dir. Cebrail(as)’in göründüğü hakkında bir delil yoktur. Hadisten de, meleğin görünmeden vahyi ilka ettiği anlaşılmaktadır.

3. Cebrail (as), bir delikanlı veya bir insan şekline bürünerek Peygamber (s.a.s)’e vahiy getirmiştir. Cebrail’in bu yolla ashabtan Dıhıye’nin suretine bürünerek vahiy getirdiğini bir çok sahabî nakletmektedir. Vahyin en kolay ve en meşakkatsiz şekli budur. (Neseî, İman, 6)

4. Meleğin görünmeden Peygamber (s.a.s)’e vahiy getirmesidir. Peygamberimiz çan sesine benzeyen bir ses duyardı. Vahyin en ağır şekli budur. Vahyin bu şekli tehdit ve vaad ihtiva eden âyetlere özgüdür. Bu şekildeki vahyi Rasûlüllah (s.a.s) şöyle anlatıyor:

“Bazan çıngırak sesine benzeyen bir sesle gelir. Böylesi bana en ağır olanıdır.” (Bu­hâ­rî, Bed’ü’l-Vahy, 1/2; Müs­lim, Fe­dâ­il, 87)

Böyle bir vahyin geliş anında Peygamber (s.a.s) titrer, terler ve rahatsız olurdu. İbn Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste Rasûlüllah (s.a.s)’in âyetleri zabtetmekte zorluk çektiği, dudaklarını kımıldattığı zikredilmektedir. Cenab-ı Allah, Peygamberine

“Vahyi çabucak alması için dilini kıpırdatma, onu toplamak ve kıraatını sabit kılmak bize aittir. Öyle ise sana Kur’ân okununca sen onun kıraatına uy.” (Kıyame, 76/16-18)

uyarısında bulunmuştur. Bu âyetin nâzil olmasından sonra Rasûlüllah (asm) Cebrail (as)’i dinler, onun gidişinden sonra onun gibi okurdu.

5. Meleğin asli sûretinde görünerek Allah’ın emrini Peygamber (s.a.s)’e getirmesi ve okumasıdır. (Buhari, Kitabu’t-Tefsir, 53; Müslim, İman, 280-287)

Cebrail (as), bu şekliyle iki kez vahiy getirmiştir. Birincisi nübüvvetin başlangıcındâ olmuştur. Peygamber (s.a.s) baygınlık geçirmiştir. İkincisi ise Miraç olayının gerçekleşmesinde olmuştur. Bu olaya delil olarak,

“Andolsun ki onun diğer bir defa da Sidretü’l-Münteha’nın yanında gördü.” (Necm, 53/12)

âyeti zikredilebilir.

6. Rasûlüllah (s.a.s)’in uyanık halde iken Allah Teâlâ ile konuşmasıdır. Böyle bir konuşmada arada hiç bir vasıta yoktur. Namazın farz oluşu bu yolladır. (bk. Müslim, İman, 279) Vahyin bu yoluyla ilgili olarak aşağıdaki âyeti zikredilebilir:

“Allah Musa ya da hitab ile konuştu.” (Nisa, 4/164).

7. Cebrail’in Peygamber (s.a.s)’e uyku halinde iken vahy getirmesidir. Kevser Sûresi’nin bu şekilde nâzil olduğu rivayet edilmiştir.

Vahy-i Metlüv- Vahyi Gayrı Metlüv (Okunan vahiy ve okunmayan vahiy)

Hz. Peygamber (asm)’in yukarıda belirtilen vahy şekillerinden almış bulunduğu vahiylerden ekserisi âyetler, bir kısmı ise kudsî hadisler ve hadis-i şeriflerdir. Necm sûresi 4. âyette:

“O, kendi arzusu ile söylemez, o (söylediği), kendisine vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir.”

buyurulmuştur. Mıkdam b. Ma’dî-Kerib’in rivâyetine göre Hz. Peygamber (asm) de:

“Bana Kur’ân ve onunla beraber O’nun gibisi verildi. Şunu iyi biliniz ki, Allah Rasûlü’nün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir…” (el-Hadis ve’l Muhaddisûn,12; Kurtubî, Tefsîr, 75)

buyurmuştur. Bu âyet ve hadisi delil kabul eden bazı İslâm alimleri, Hz. Peygamber (asm)’in hadisleri hakkında ictihad yapmasının caiz olmadığını ve sünnetin de Allah tarafından inzal olunmuş vahiy gibi düşünülmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak mezhepler tarihi incelendiği zaman görülür ki, Hz. Peygamber (asm) kendisine sorulan sorularâ vahy ile, yoksa kendi re’yi ile ictihâd ederek fetva verirdi. İctihadında hata olursa Allah onun hatasını vahy yoluyla düzeltirdi. Nitekim Bedir savaşında ele geçirilen esirler hakkındaki Peygamber ictihâdı, Enfâl sûresi 67, 70 âyetleri ile tashih edilmiştir. Bu da gösteriyor ki Peygamber (asm)’in ictihadı hatalı olabilir (bk. Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, 21). Kudsî hadisler ve hadis-i şerifler vahy ve ilham yoluyla Peygamber (asm)’in söylediği sözler ve şeriatın ikinci kaynağı ise de, âyetler derecesinde değildirler.

Kur’ân, hadisi kudsî ve hadisin tarif ve vasıfları, okunan vahy ile okunmayan vahyin ne olduğunu ortaya koymaktadır: Kur’ân, Cebrail (a.s) vasıtasıyla Arapça lafız ve hak manalar da Hz. Peygamber (asm)’e vahy edilen, O’nun Allah’ın Rasûlü olduğuna delil ve insanların hidayeti ile doğru yolu bulmaları için bir düstur, okunması ile ibadet edilerek Allah’a yakınlık kazanılan, mushaflarda yazılı, Fatiha sûresi ile başlayıp Nâs sûresi ile sona ermiş, tevatür yoluyla kitap olarak bize kadar intikal etmiş ve Allah’ın koruması ile en ufak bir değişikliğe uğratılmaksızın nesilden nesile okunarak intikal edecek, beşerin bir benzerini meydana getirmekten aciz bulunduğu ilâhî kelamdır.

Vahyin Özellikleri

a) Peygamber (s.a.s)’e uyanıkken Cebrail vasıtasıyla veya uykuda ve diğer vahy yollarıyla inzâl edilmiştir.

b) Lafız ve manaları Allah tarafındandır,

c) Lafzı Arapçadır,

d) Gerek namazda, gerekse namaz dışında okunarak ibadet edilir,

e) Şekil ve manası Allah tarafından konmuştur,

f) Abdestsiz ve guslü gerektiren bir halde bulunan kimsenin Ona dokunması haramdır,

g) Boy abdest alması gereken kimse O’nu okuyamaz,

h) Her harfini (ibadet kasdıyla) okumanın on sevabı vardıra,

ı) Belli kısımlarına âyet ve sûre adı verilir,

j) Mushafta yazılıdır,

k) Fâtiha suresi ile başlayıp, Nâs suresi ile sona ermiştir,

l) Zamanınıza kadar kitap halinde tevatür yoluyla gelmiştir,

m) Nesilden nesile intikalinden, her türlü değiştirilmeden Allah’ın koruması ile korunmuştur,

n) Beşer, bir benzerini meydana getirmede acizdir,

o) Lafzı olmaksızın yalnız manasıyla nakli (rivayeti) caiz değildir.

Kur’ân bu özellikleriyle, vahyi metulvü (okunan vahyi) meydana getirmektedir. Kurbet niyetiyle namaz ve namaz dışında okunmakla ibadet edilir. Diğer vahy mahsulü olan kudsî hadis ve hadislerle namazda okunarak ibadet edilmez. Ancak namaz dışında ilim ve teberrüken okunabilir.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) vahyin inişi esnasında, bizim bildiğimiz alemden başka bir aleme geçiyor; adeta bizim alemimize kapanıyordu… Bu alemden ayrılıyor, bir başka buuda giriyordu. Bu meselede hususi donanıma sahip olmakla beraber vahyin ağırlığını çok ciddi hissediyor; o alemle irtibatın manevi baskısını yaşıyor; vahyi almadaki zorluğu duyuyordu.

Buhari ve Müslim Aişe (ra)´den rivayet ederler. O demiştir ki:

“Haris bin Hişâm Peygamber Efendimiz´e: “Sana vahiy nasıl geliyor?” diye sordu. Peygamberimiz de buyurdu ki: “Bâzan çıngırak sesi gibi gelir, bana en ağır geleni de budur. Sonra vahiy benden kesilir, ben de bana söyleneni aynen alıp ezberlemiş olurum… Bâzan da melek bana bir insan suretine temessül etmiş olarak gelir ve bana söyler, ben de onun söylediğini aynen bellemiş olurum.” (Buhârî, Bedü’l-vahy, 1; Müslim, Fedail, 86-87)

Aişe (ra) validemiz, Peygamber Efendimiz (asm)´in kendisine gelen vahiy hakkındaki bu sözlerini böylece naklettikten sonra demiştir ki:

“Ben, gerçekten Peygamberimize soğuğu şiddetli bir günde vahy geldiğine şahit olmuştum. Vahiy kesildiği zaman şakakları şapır şapır terliyordu…” (bk. Tirmizî, Menâkıb, 15)

Müslim´in Ubâde bin Sâmit´ten nakli de şöyledir:

“Peygamber (s.a.v.) Efendimiz´e vahiy geldiği zaman, bu kendisine çok ağır gelirdi, hattâ mübarek yüzünün rengi iyice solardı.” (Müslim, Fedail, 88)

Yine Aişe (ra) validemizin bir rivayetinde de: “Peygamberimiz´e vahiy geldiği zaman, bu kendisine çok ağır gelirdi.” denilmiştir. Nitekim âyet-i celîlede: “Ey Muhammed, doğrusu biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız.” buyurulmuştur.

Yine Zeyd bin Sabit şöyle demiştir:

“Ben, Resûlüllah Efendimiz´in huzurunda vahiy yazıyordum, vahiy geldiği zaman Resûlüllah´ı şiddetli bir sarsıntı kaplar ve şakakları inci daneleri gibi ter dökerdi. Sonra vahiy kesilir, Resûlüllah da açılırdı. Resûlüllah söyler, ben de yazardım. Nazil olan ilâhi vahiy benim üzerimde dahî öylesine bir ağırlık yapardı ki, nazil olan Kur´ân âyetleri sebebiyle ben ayağımın kırıldığını ve bir daha yürüyemeyecek hâle geldiğini sanırdım…” (Buhârî, Tefsir, 91, Cîhad, 31; Müslim, İmare, 141-142; Ebu Davud, Cihad, 19; Tirmizî, Tefsir 5; Neseî, Cihad, 4)

Ahmed, Taberanî ve Ebû Nuaym İbn-i Amr´den şöyle rivayet ederler. O demiştir ki: “Ben: Ey Allah´ın Resulü, vahyin gelişini siz hisseder misiniz?” diye sordum. Resûlüllah´ın bana cevabı da şöyle oldu:

“Evet, vahiy bana gelir, ben de onu çıngırak sesi gibi işitirim ve şiddetle sarsılırım. Sonra sarsıntı geçer ve ben sâbitleşir karar kılarım. (Bana söyleneni de aynen alır zaptederim). Bu şekilde (çıngırak sesi şeklinde) gelen vahiy bana o kadar ağır gelir ki, her defasında ben, “muhakkak bu sefer canım çıkacak” zannederim!”

Buhari, Müslim ve Ebû Nuaym, Yâlâ bin Ümeyye´den rivayet ediyorlar. O şöyle demiştir:

“Peygamber Efendimîz´e vahiy geldiği sırada iyice kendisine baktım. O´nun şiddetli bir hırıltı çıkardığını, gözlerinin ve şakaklarının iyice kızarmış olduğunu gördüm.”

Îbn Sa´d´ın Devs´li Ebû Erva´dan rivayeti de şöyledir:

“Peygamber Efendimiz´e vahiy geldiği zaman gördüm, kendisi devesi üzerinde idi. Vahyin ağırlığı sebebiyle devesi sağa sola yalpa yapıyor ve ön ayaklarını atamaz hâle geliyordu. Bazen dayanamayıp yere çöktüğü, bazan da ön ayaklarını dikerek ayakta durakladığı oluyordu. Peygamberimiz´in de şakakları şapır şapır ter döküyordu.”

Yine bu noktaya temas eden Ahmed ve Beyhaki´nin Aişe´den rivayeti şöyledir:

“Resûlullah Efendimiz´e vahiy geldiği zaman, üzerine bindikleri devesi vahyin ağırlığı sebebiyle yere çökerdi. Peygamberimiz de şakaklarından şapır şapır ter dökerdi. İsterse soğuk bir günde olsun.”

Taberâni´nin Esma binti Amis´ten rivayeti ise şöyledir:

“Resûlullah (s.a.v.)´in üzerine vahiy indiği zaman, neredeyse bayılacak gibi olurdu.”

Ahmed, Taberâni, Beyhaki ve Ebû Nuaym Esma binti Yezid´den rivayet ederler. O demiştir ki:

“Mâide Sûresi Resûlullah´a nazil olduğu zaman, kendileri devesi üzerinde bulunuyorlardı ve devenin yularından ben tutuyordum. Nazil olan sûrenin ağırlığından neredeyse devenin ön ayaklan kırılacak idi.”

Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet

Yorum Yaz

 

Protected by Copyscape Duplicate Content Penalty Protection